Tiran, turistik olmayan ancak geçirdiğimiz süre boyunca çok sevdiğimiz bir şehir oldu. Ülkenin geçmişi ve bu geçmişle yüzleşmesi gerçekten çok farklı bir atmosfer yaratmış. Ülkenin hem coğrafi konum hem de kültür itibarıyla Türkiye ile İtalya arasında olması farklı bir sentez oluşturmuş. Bu şehirden keyif almak için Enver Hoca dönemi hakkında yüzeysel bir bilgiye sahip olmak önemlidir. Özetle ülke Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra bağımsız olmaya çalışıyor ancak birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı ile işgal altında kalıyor, sonra tekrar bağımsız olmaya çalışırken İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile İtalya tarafından işgal ediliyor, akabinde Nazi Almanyası tarafından işgal ediliyor ve Nazi kuvvetlerinin çekilmesi ile Enver Hoca başa geçiyor. Ülke, ardı arkası kesilmeyen bir krizler ve işgaller sarmalına sürüklenmiş; Enver Hoca döneminde ise ülke ultra kapalı bir biçimde yönetilmeye başlanmıştır. Siyasi anlatı “içimizdeki düşmanlar” moduna geçiyor. Yönetimdeki parti ülkedeki tüm ticareti ve atamaları idare ediyor. Bu dönemin en çarpıcı yüzleşmesini sağlayan yapıların başında Shtëpia me Gjethe, yani Yapraklar Evi geliyor.
Burası bir kadın doğum kliniği olarak hayatına başlamış bir yapı. Nazi işgali sırasında Gestapo karargahına dönüştürülmüş sonra da Sigurimi adlı Arnavutluk gizli servisinin karargahı olarak kullanılmaya devam etmiş. Burada izleme ile ilgili kullanılan ekipmanlar yer alıyor. Müzede mühürlü mektupların nasıl açılıp, hiç açılmamış gibi kapatıldığı, insanların nasıl gizli bir şekilde dinleme ve görüntü kaydı aldığı ile ilgili çok çarpıcı bir anlatım ile karşılaşıyorsunuz.
Milli tarih müzesi, Yapraklar Evi’ndeki atmosferi daha da derinleştiriyor. Burada ülkenin tarihini daha geniş bir bakış açısı ile yansıtan sergilerin yanında Enver Hoca dönemini daha da derinleştiren sergiler mevcut. Örneğin ülkeden kaçmaya çalışırken sınır muhafızları tarafından öldürülen insanların kıyafetlerinin olduğu bölüm gerçekten çok etkileyici. İçimizdeki düşmanlar anlatısı ile yönetilen bir ülkenin içine kapanmasının yarattığı olayları bu şekilde çarpıcı bir şekilde önümüze getirmiş olmaları paha biçilemez bir yaklaşım.
Şehir, Enver Hoca’nın yaptırdığı sığınaklar ile dolu. Atom bombası ile saldırıya uğrayacakları korkusu kendisinde bir saplantı oluşturmuş ve şehrin her yerine sığınaklar yaptırmış. Bunlardan en büyüklerinden birisi şehir merkezinde ve devlet binalarını birbirine bağlıyor. Şimdi ise Bunk’art adı ile müzeleştirilmiş durumda. Bu sığınakta şüphelilerin sorgulama süreçleri ile ilgili sergiler oluşturulmuş ve bu sığınağın klostrofobik yapısı ile birleşince çok etkileyici bir ortam oluşturmuş.
Ülkenin İtalyan bir mimar tarafından dizayn edilen orijinal merkez bankasının etrafına yeni bir yapı yapılarak merkez bankası büyütülmüş ve ilk yapılan yapı ortada müzeye çevrilmiş. Burası randevulu çalışıyor ve rehberli geziler yapılıyor ve bu rehberli geziler tamamen bedava. Girişte emanet dolaplarına cep telefonlarına kadar her şeyinizi bırakmak zorunda kaldığımız için içeride fotoğraf çekme şansınız olmuyor. Ancak rehberimiz bir fotoğrafımızı çekip bize mail attığı için müze ile ilgili bir tane fotoğrafımız oldu. Burada ülkenin para biriminin tarihi, bugün nerede ve nasıl üretildiği, merkez bankasının iç yapısı, tarihi vezneler ve Euro bölgesine geçme hedefleri ile ilgili çok ilgi çekici unsurlar içeriyor. Biz randevusuz gittiğimiz halde hiç kimse olmadığı için hemen rehberli geziye başlayabildik. Anlaşılan turistlerin çok ilgisini çekmiyor veya bilinmiyor ancak oldukça önemli bir yer.
Şehrin etrafında birkaç tane göl var ve bunlardan birisinin etrafında Tirana Göl Parkı var. Burada hoş yürüyüş yolları, göze batmayan kafeler ve yer yer de enstrümanlarını çalan müzisyenler var. Turistik bir aktivite olarak değil de dinlenmek için birebir bir alan.
“Bar Restoran Shkalla e Tujanit”. Bu gönderide merkezden yürüyerek gidilemeyecek tek yer ancak yemekleri, içkileri, sunumları ve bulunduğu ortamın manzarası çok güzel bir atmosfer yaratıyor.
Merkezde en beğendiğimiz bar “Noor Coffee & Fine Food” oldu. Kokteyl kalitesi çok yüksek fiyatların çok uygun ve atmosferinin de yine çok rahatlatıcı olduğu, eski bir evden dönüştürülmüş bir bar.
Mulliri, Balkanlarda sık gördüğümüz bir zincirdir. İlk kez Tiran’da gördüğümüz ve dinlenmek istediğimiz zamanlarda her gördüğümüzde bir mola verdiğimiz bir zincir. Şu an Türkiye’de de şube açmaya başlamışlar ve ilginçtir ki ilk şubeleri Afyon’da açılmış. Kahveleri çok olağandışı olmayan ancak doyurucu sandviçlerine bayıldığımız bir mekan.
Arnavutluk’ta anlayamadığımız şeylerden biri Mulliri gibi kafelerde fiyatlar o kadar uygun ki bir marketten malzeme alıp kendiniz bir şeyler yapmaya kalksanız maliyeti neredeyse kafeden almayla aynı oluyor. Bu herhalde kayıt dışı ekonominin yaygınlığı ve çalışan maliyetinin düşüklüğü ile ilgili bir durum diye düşündük. Kültürel manada çok beğendiğimiz bir şehir oldu.
